Esmaü’l-Hüsna Kanaviçesi: CEVŞEN

Esmâü’l-Hüsna’nın değişik şekillerde adeta bir kanaviçe gibi örgülenmesinden ibaret olan Cevşen duası, metin olarak Kur’an’da yer alan Esmâü’l-Hüsna kalıplarına en yakın dua olma özelliğini taşır. Cenab-ı Hak, Kur’an-ı Kerim’de, “Esmâü’l-Hüsna (güzel isimler) Allah’a aittir. O halde O’na onlarla dua edin” buyurarak, en makbul duanın Esmâü-l Hüsna ile yapılan dua olduğunu ifade buyuruyor.

“Cevşen”, bir duadır. Dua ise kulluğun özü ve imanın en halis bir neticesidir. Dua, kulu Allah’a yaklaştıran en kısa bir yoldur. Bediüzzaman, ”Dua bir ubudiyet (kulluk)tur, semeratı uhreviyedir” der. Yani duanın asıl sonuçları ahrette ortaya çıkacaktır.

Cenab-ı Hak, Kur’an-ı Kerim’de, “Esmâü’l-Hüsna (güzel isimler) Allah’a aittir. O halde O’na onlarla dua edin” buyurarak, en makbul duanın Esmâü’l-Hüsna ile yapılan dua olduğunu ifade buyuruyor ve özellikle bizi Esmâü’l-Hüsna ile dua etmeğe davet ediyor. İşte Cevşen’in makbuliyeti, Cenab-ı Hakk’ın bin bir isminden örülmüş ve içinde bin hasiyeti taşıyan bir sırlar hazinesi olmasındandır.

“Zırh ve bir tür savaş elbisesi” manasına gelen Cevşen’in aslı, rivayete göre Uhud Savaşı’na dayanır. Savaşın en kızgın anında, giydiği zırh, Efendimiz’i oldukça sıkıp rahatsız ederken, Efendimiz ellerini açıp Cenab-ı Hakk’a dua eder. Bunun üzerine gök kapıları açılır ve Cebrail (as) gelerek, “Ya Muhammed! Rabb’in sana selam ediyor ve üzerindeki zırhı çıkarıp bu duayı okumanı istiyor. Bu dua hem sana, hem ümmetine zırhtan daha sağlam bir emniyet sağlayacak!” diye bu duayı tebliğ eder.

Cevşen nedir?

Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi’nin “Cevşen” maddesinde şu bilgilere yer verilmektedir:

“Cevşenü’l-Kebîr, her biri Allah’ın isim ve sıfatlarından on tanesini ihtivâ eden yüz bölümden ibaret uzunca bir duadır. Her bölümün sonunda “Sübhâneke yâ lâ ilâhe illâ ente’l-emâne’l-emân hallisnâ/ecirnâ/neccinâ mine’n-nâr” (Sübhânsın yâ Rab! Sen’den başka yoktur ilâh! Emân diliyoruz Sen’den, koru bizi Cehennem’den!) ibaresi tekrarlanmaktadır. Bu yüz bölümden yirmi beşinin başında “ve es’elüke bi-esmâik” ibaresi bulunmakta ve “yâ Allah, yâ Rahmân, yâ Rahîm” şeklinde Allah’a ait isimleri ihtiva etmektedir. Bu ifade ile başlayan her bölüm arasında ise genellikle üç paragraf hâlinde “Yâ hayra’l-Gâfirîn” ibaresiyle başlayıp devam eden değişik münacatlar şeklinde dualar yer alır. Böylece duanın tamamı Allah’a ait iki yüz elli isim ile yedi yüz elli sıfat ve münacatı kapsamış olur. Bütün bu münacatların ana gayesi, duanın muhtevasından ve her faslın sonunda tekrarlanan “el-Emân el-Emân hallisnâ mine’n-nâr” ifadesinden de anlaşılacağı gibi, dünya afetlerinden ve ahret azabından kurtuluş niyaz edilmektedir.

Muhtevasının güzelliği, ifadelerinin akıcılığı ve okunduğunda elde edilebilecek dünyevî ve uhrevî iyi sonuçlara dair rivayetlerin çokluğu sebebiyle olacaktır ki Cevşenü’l-Kebîr, Türkiye’de bazı Sünnî Müslümanlar arasında da ilgiyle karşılanmıştır. Duayı, Ahmed Ziyâeddin Gümüşhânevî, tarikata dair birçok evrâd ve ezkârı derlediği “Mecmûatü’l-Ahzâb” adlı eserinde nakletmiş, daha sonra eser, özellikle Risâle-i Nûr talebeleri tarafından müstakil olarak birçok defa basılmış ve Türkçeye de tercümeleri yapılmıştır.

Şiî kaynaklarında zikredilen metinle bu eserlerdeki metin arasında bazı bölümler ile isim ve sıfatların sıralanışında takdim ve tehirler, bazı kelime ve harflerde değişiklikler, özellikle bölümlerin başlangıç ve bitimlerinde tekrarlanan cümlelerde eksiklik veya fazlalıklar göze çarpmaktadır. Yine bu kitaplarda 100. bölümden sonra zikredilen ve “Allahümme rabbenâ” diye başlayan kısım da rivayetin aslında mevcut değildir. Bu farklılıklar, Türkiye’de basılan kitapların duayı Şiî kaynaklarından değil, Mecmûatü’l-Ahzâb’da rivâyetin aslına ve kaynağına işaret edilmeden nakledilen metinden almalarından kaynaklanmaktadır.”

Esmaü’l-Hüsna kanaviçesi

Esmaü’l-Hüsna’nın değişik şekillerde adeta bir kanaviçe gibi örgülenmesinden ibaret olan Cevşen, metin olarak Kur’an’da yer alan Esmaü’l-Hüsna kalıplarına en yakın dua olma özelliğini taşır. Tek başına bu özelliğine dikkat eden herkes, esasında onun Kur’an’a ve vahye dayandığını anlamakta güçlük çekmez.

Cevşen, rivayet silsilesi olarak Musa Kazım, Cafer-i Sadık, Muhammed Bakır, Zeynelabidin, Hz. Hüseyin ve Hz. Ali ile Peygamber Efendimiz’e (s.a.v.) dayanır. Cevşen, İranlı meşhur âlim Meclisî’nin Biharul-Envar isimli eserinin 90. cildinde ‘Daavat’ bölümünde yer alır.

Senedinde yer alan raviler, Âl-i Beyt’e mensup imamlar olmasından dolayı Cevşen, tarih boyunca Şiilerce benimsenmiş ve Ehl-i Sünnet arasında yaygınlaşmamıştır.

Burada şu tarihi gerçeğe işaret etmekte fayda vardır. Sünni-Şii ihtilafının temelleri Asr-ı Saadet’e dayansa da, buna bağlı mezhep taassup ve aşırılıkları daha sonradan ortaya çıkmıştır. Bu ihtilafların meydana getirdiği taassup, sadece Sünnileri Cevşen gibi bir hazineden uzak bırakmakla kalmamış, Âl-i Beytin muhabbetini esas alan Şiileri de Sünnilerin elindeki nice kıymetlerden mahrum bırakmıştır.

Fethulllah Gülen’in ifadesine göre, Sünni kaynaklarda ancak Hakim’in Müstedrek’inde Cevşen’den birkaç fıkra yer alır.

Fethullah Gülen, Cevşen’le ilgili yaptığı bir tahlilde Ehl-i Sünnet kaynaklarının, Şii kaynaklarından nakilde çok daha katı bir tavır sergilediklerine işaret ederek şöyle der:

“Nitekim Buhari ve Müslim’in rivayet ettiği pek çok hadis var ki, aynı hadisleri çok küçük farklarla, hatta bazen aynı şekliyle Küleynî’nin el-Kafi’inde görmek mümkündür. Ne var ki, Ehl-i Sünnet âlimleri Küleynî’den tek bir nakilde bulunmamışlardır. Hâlbuki onda yer alan hadisler, Buhari ve Müslim’de de yer aldıklarına göre hem senet hem de lafız itibariyle cerhi söz konusu olmayan hadislerdir. Ancak, el-Kafi’de yer alan hadisleri daha çok Şii imamlar nakletmişler ve bu sebeple de Sünnilerce daha işin başında endişe ile karşılanmışlardır. Cevşen için de aynı durum söz konusu olmuştur.”

Evet, bundan anlaşılıyor ki, Sünni-Şii ihtilafı sadece Cevşen değil, sayılamayacak kadar çok sahih hadislerin, gerek Sünni, gerekse Şii kaynaklarında yer almamasına neden olmuştur. Ne yazık ki, mezhep ihtilafının getirdiği taassup, bu tür bilgilerin sadece Sünni veya sadece Şiilerin malı olarak telakki edilmesine neden olmuş ve bu da İslam kültürünün kısırlaşmasının amillerinden olmuştur.

Bu konuda Ehl-i Sünnet tarafında olup da bir istisna teşkil edenler Ahmed Ziyaeddin Gümüşhanevî ile Üstad Bediüzzaman Said Nursî Hazretleridir. Gümüşhanevî, tarikatlara dair birçok evrad ve ezkarı derlediği Mecmuatü’l-Ahzab adlı eserine Cevşen’i de almıştır.

Üstad Bediüzzaman Said Nursi ise, Cevşen’in Peygamber Efendimiz’in Cenab-ı Hakk’ın bin bir ismiyle dua ettiği bir münacatı olduğunu ve açıkça Kur’an’dan çıktığını belirterek ona sahip çıkmış, onu daimi bir vird edinerek hem okumuş hem de talebelerine okumalarını tavsiye etmiştir.

Kaynak: Moral Dünyası – Sayı: 58

Yorum yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir